alliance
☆antlaşma, ittifak
The strategic alliance between the two nations reshaped the geopolitical landscape of the region.
İki ulus arasındaki stratejik ittifak, bölgenin jeopolitik yapısını yeniden şekillendirdi.
casualty
☆kazazede, yaralı/ölü
Civilian casualties remained a central concern in the discourse surrounding humanitarian intervention policies.
Sivil kayıplar, insani müdahale politikalarını çevreleyen söylemin temel kaygısı olmaya devam etti.
advance
☆ilerleme, geliştirme
Technological advances in communication have fundamentally transformed the dynamics of social movements.
İletişimdeki teknolojik ilerlemeler, toplumsal hareketlerin dinamiklerini temelden dönüştürmüştür.
solution
☆çözüm
Policymakers have struggled to devise a comprehensive solution to the problem of urban poverty.
Politika yapıcılar, kentsel yoksulluk sorununa kapsamlı bir çözüm geliştirmekte zorlanmışlardır.
rejection
☆reddetme, kabul etmeme
The rejection of traditional norms by younger generations has prompted sociologists to re-examine theories of cultural change.
Geleneksel normların genç nesiller tarafından reddedilmesi, sosyologları kültürel değişim kuramlarını yeniden incelemeye yöneltmiştir.
visibility
☆görüş, görünürlük
The visibility of marginalized communities in mainstream media has increased substantially over the past decade.
Marjinalleştirilmiş toplulukların ana akım medyadaki görünürlüğü son on yılda önemli ölçüde artmıştır.
diversity
☆çeşitlilik
Cultural diversity within urban centres has been identified as a key driver of economic innovation and creativity.
Kent merkezlerindeki kültürel çeşitlilik, ekonomik yenilik ve yaratıcılığın temel itici gücü olarak tanımlanmıştır.
suspicion
☆şüphe
Public suspicion of governmental motives has been linked to declining rates of civic participation.
Hükümet amaçlarına yönelik kamusal şüphe, sivil katılım oranlarının düşmesiyle ilişkilendirilmiştir.
interruption
☆kesinti, kesilme
The interruption of trade routes during the conflict had devastating consequences for the regional economy.
Çatışma sırasında ticaret yollarının kesilmesi, bölge ekonomisi için yıkıcı sonuçlar doğurmuştur.
correlation
☆bağlılık, ilişki
A strong correlation was observed between socioeconomic status and access to quality healthcare services.
Sosyoekonomik durum ile kaliteli sağlık hizmetlerine erişim arasında güçlü bir ilişki gözlemlenmiştir.
inadequate
☆yetersiz, noksan
Inadequate funding for public education has been identified as a primary obstacle to achieving social mobility.
Kamu eğitimine yönelik yetersiz finansman, toplumsal hareketliliğin sağlanmasının önündeki temel engel olarak tanımlanmıştır.
immobile
☆hareketsiz, durağan
The feudal system rendered the peasant class largely immobile, restricting their economic and social advancement.
Feodal sistem, köylü sınıfını büyük ölçüde hareketsiz kılarak ekonomik ve sosyal ilerlemelerini kısıtlamıştır.
unconvincing
☆ikna edici olmayan, inandırıcı olmayan
Critics dismissed the government's justification for the policy change as unconvincing and poorly substantiated.
Eleştirmenler, hükümetin politika değişikliğine ilişkin gerekçesini ikna edici olmayan ve zayıf temelli olarak reddetmişlerdir.
disapproving
☆kınama belirten
The disapproving stance of international organisations placed considerable diplomatic pressure on the regime.
Uluslararası kuruluşların kınayıcı tutumu, rejim üzerinde önemli bir diplomatik baskı oluşturmuştur.
irreversible
☆geri alınamaz, ters çevrilemez
The irreversible loss of indigenous languages constitutes a profound cultural crisis that demands urgent attention.
Yerli dillerin geri dönüşü olmayan kaybı, acil ilgi gerektiren derin bir kültürel krizi oluşturmaktadır.
abundantly
☆bol bol, fazlasıyla
The archaeological record abundantly demonstrates the existence of long-distance trade networks in antiquity.
Arkeolojik kayıtlar, antik çağda uzun mesafeli ticaret ağlarının varlığını fazlasıyla ortaya koymaktadır.
initially
☆başlangıçta, ilk olarak
The policy was initially designed to address short-term economic instability but later evolved into a permanent institutional framework.
Politika başlangıçta kısa vadeli ekonomik istikrarsızlığı ele almak için tasarlanmış ancak daha sonra kalıcı bir kurumsal çerçeveye dönüşmüştür.
defensively
☆savunur olarak, savunarak
Nations that behave defensively in diplomatic contexts often do so in response to perceived threats to their sovereignty.
Diplomatik bağlamlarda savunmacı davranan uluslar, bunu genellikle egemenliklerine yönelik algılanan tehditlere karşılık olarak yaparlar.
strictly
☆katı bir şekilde, sert bir biçimde
The enforcement of immigration laws was strictly carried out, leaving little room for individual discretion.
Göç yasalarının uygulanması katı bir şekilde gerçekleştirilmiş, bireysel takdir yetkisine çok az alan bırakılmıştır.
notably
☆açıkça, bayağı
Several regions, notably those in sub-Saharan Africa, continue to face significant challenges in achieving universal education.
Birçok bölge, özellikle Sahra altı Afrika'dakiler, evrensel eğitime ulaşmada önemli zorluklarla karşılaşmaya devam etmektedir.
dissolve
☆eritmek
The decision to dissolve the parliament triggered widespread protests across the nation.
Parlamentoyu feshetme kararı, ülke genelinde yaygın protestoları tetiklemiştir.
withdraw
☆geri çekilmek
The government's decision to withdraw from the international agreement was met with widespread condemnation.
Hükümetin uluslararası anlaşmadan çekilme kararı, yaygın kınamayla karşılanmıştır.
postpone
☆ertelemek, askıya almak
The committee voted to postpone the implementation of the reform until a comprehensive impact assessment could be conducted.
Komite, kapsamlı bir etki değerlendirmesi yapılana kadar reformun uygulanmasını ertelemeye oy vermiştir.
highlight
☆vurgulamak, belirtmek, altını çizmek
The report sought to highlight the disproportionate impact of climate change on economically disadvantaged communities.
Rapor, iklim değişikliğinin ekonomik açıdan dezavantajlı topluluklar üzerindeki orantısız etkisini vurgulamayı amaçlamıştır.
overtake
☆yetişip geçmek, sollamak
Emerging economies are projected to overtake established industrial nations in terms of gross domestic product within the next decade.
Yükselen ekonomilerin, önümüzdeki on yıl içinde gayri safi yurt içi hasıla açısından köklü sanayi ülkelerini geçmesi öngörülmektedir.
reflect on
☆ayıplamak, kusur bulmak, yansıtmak
Historians continue to reflect on the lasting consequences of colonialism for contemporary political structures.
Tarihçiler, sömürgeciliğin çağdaş siyasi yapılar üzerindeki kalıcı sonuçlarını düşünmeye devam etmektedir.
get through
☆zor bir zaman geçirmek
Communities that possessed strong social networks were better equipped to get through periods of economic hardship.
Güçlü sosyal ağlara sahip topluluklar, ekonomik sıkıntı dönemlerini atlatmak için daha donanımlıydı.
depend on
☆güvenmek, dayanmak
The success of democratic transitions may depend on the strength of pre-existing civil society organisations.
Demokratik geçişlerin başarısı, mevcut sivil toplum kuruluşlarının gücüne bağlı olabilir.
bring about
☆sebep olmak, neden olmak
The industrial revolution brought about profound changes in the structure of European societies.
Sanayi devrimi, Avrupa toplumlarının yapısında köklü değişikliklere yol açmıştır.
fall for
☆bağlanmak, bitmek, bayılmak
Populations experiencing economic distress are more likely to fall for populist rhetoric that promises immediate relief.
Ekonomik sıkıntı yaşayan nüfusların, ani rahatlama vaat eden popülist söyleme kanma olasılıkları daha yüksektir.
restriction
☆kısıtlama, sınırlama
The imposition of trade restrictions had a measurable impact on the economic growth of the affected nations.
Ticari kısıtlamaların uygulanması, etkilenen ulusların ekonomik büyümesi üzerinde ölçülebilir bir etki yaratmıştır.
tendency
☆eğilim, meyil
There is a marked tendency among policymakers to prioritise short-term economic gains over long-term social welfare.
Politika yapıcılar arasında kısa vadeli ekonomik kazanımları uzun vadeli sosyal refahın önünde tutma yönünde belirgin bir eğilim bulunmaktadır.
avoidance
☆kaçınma, uzaklaşma
Conflict avoidance has been identified as a characteristic behavioural pattern in hierarchically structured societies.
Çatışmadan kaçınma, hiyerarşik olarak yapılandırılmış toplumlarda karakteristik bir davranış kalıbı olarak tanımlanmıştır.
exception
☆istisna, hariç tutma
With few exceptions, all participating nations ratified the provisions outlined in the international treaty.
Birkaç istisna dışında, katılımcı tüm uluslar uluslararası antlaşmada belirtilen hükümleri onaylamıştır.
precaution
☆önlem
Governments adopted a range of precautions to mitigate the social consequences of the impending economic downturn.
Hükümetler, yaklaşan ekonomik gerilemenin sosyal sonuçlarını hafifletmek için bir dizi önlem almıştır.
opportunity
☆fırsat
Unequal access to educational opportunity remains one of the most persistent barriers to social mobility.
Eğitim fırsatlarına eşitsiz erişim, sosyal hareketliliğin önündeki en kalıcı engellerden biri olmaya devam etmektedir.
instruction
☆talimat, yönerge
The quality of instruction in primary schools has been directly linked to long-term academic achievement.
İlkokullardaki öğretim kalitesi, uzun vadeli akademik başarıyla doğrudan ilişkilendirilmiştir.
consequence
☆sonuç, netice
The long-term consequences of rapid urbanisation on public health infrastructure warrant further investigation.
Hızlı kentleşmenin kamu sağlığı altyapısı üzerindeki uzun vadeli sonuçları daha fazla araştırmayı gerektirmektedir.
adjustment
☆ayarlama, düzenleme, uyum
The adjustment of refugees to their host societies is influenced by a complex array of socioeconomic and cultural factors.
Mültecilerin ev sahibi toplumlara uyumu, karmaşık bir dizi sosyoekonomik ve kültürel faktörden etkilenmektedir.
reluctant
☆gönülsüz, isteksiz
Governments have been reluctant to implement policies that may prove unpopular with the electorate in the short term.
Hükümetler, kısa vadede seçmenler nezdinde popüler olmayabilecek politikaları uygulamaya koymak konusunda isteksiz olmuşlardır.
demanding
☆talepkar, çok şey isteyen
The increasingly demanding nature of modern employment has raised concerns about work-life balance and mental health.
Modern istihdamın giderek daha talepkar hale gelen doğası, iş-yaşam dengesi ve ruh sağlığı konusunda endişelere yol açmıştır.
compulsory
☆zorunlu, mecburi
The introduction of compulsory education in the nineteenth century marked a significant milestone in the history of social reform.
On dokuzuncu yüzyılda zorunlu eğitimin getirilmesi, sosyal reform tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur.
widespread
☆yaygın, geniş çapta
Widespread dissatisfaction with existing governance structures has fuelled the growth of populist movements across Europe.
Mevcut yönetim yapılarından duyulan yaygın memnuniyetsizlik, Avrupa genelinde popülist hareketlerin büyümesini körüklemiştir.
threatening
☆tehditkar, korkutucu
The rise of authoritarian regimes poses a threatening challenge to the global order of liberal democracies.
Otoriter rejimlerin yükselişi, liberal demokrasilerin küresel düzenine tehditkar bir meydan okuma oluşturmaktadır.
suddenly
☆aniden, ansızın, birdenbire
The political landscape shifted suddenly following the unexpected resignation of the head of state.
Devlet başkanının beklenmedik istifasının ardından siyasi manzara aniden değişmiştir.
primarily
☆öncelikle, ilk olarak
The economic downturn affected primarily those sectors that relied heavily on international trade.
Ekonomik gerileme, öncelikle uluslararası ticarete büyük ölçüde bağımlı olan sektörleri etkilemiştir.
fortunately
☆şükür ki, neyse ki, iyi ki
Fortunately, the timely intervention of humanitarian organisations prevented a large-scale displacement crisis.
Neyse ki, insani yardım kuruluşlarının zamanında müdahalesi büyük çaplı bir yerinden edilme krizini önlemiştir.
doubtfully
☆kuşkuyla, şüpheyle
The proposed theoretical framework was received doubtfully by scholars who questioned its empirical foundations.
Önerilen teorik çerçeve, ampirik temellerini sorgulayan akademisyenler tarafından kuşkuyla karşılanmıştır.
eventually
☆nihayetinde, sonunda
The prolonged negotiations eventually resulted in a comprehensive peace agreement between the conflicting parties.
Uzun süren müzakereler sonunda çatışan taraflar arasında kapsamlı bir barış anlaşmasıyla sonuçlanmıştır.
ensure
☆sağlamak, garantiye almak
Institutional mechanisms must be strengthened to ensure the equitable distribution of resources across all segments of society.
Toplumun tüm kesimlerinde kaynakların adil dağılımını sağlamak için kurumsal mekanizmalar güçlendirilmelidir.
complain
☆şikayet etmek
Citizens frequently complain about the lack of transparency in the allocation of public funds.
Vatandaşlar, kamu fonlarının dağıtımındaki şeffaflık eksikliğinden sıklıkla şikayet etmektedir.
resist
☆karşı koymak, direnmek, dayanmak
Indigenous communities have historically resisted attempts to assimilate them into dominant cultural frameworks.
Yerli topluluklar, tarihsel olarak onları baskın kültürel çerçevelere asimile etme girişimlerine direnmiştir.
neglect
☆ihmal etmek
The systematic neglect of rural infrastructure has contributed to widening disparities between urban and rural populations.
Kırsal altyapının sistematik olarak ihmal edilmesi, kentsel ve kırsal nüfuslar arasındaki eşitsizliklerin derinleşmesine katkıda bulunmuştur.
conceal
☆gizlemek, saklamak, örtmek
Authoritarian regimes frequently conceal information that could undermine the legitimacy of their governance.
Otoriter rejimler, yönetimlerinin meşruiyetini zayıflatabilecek bilgileri sıklıkla gizlemektedir.
bring about
☆sebep olmak, neden olmak
Mass literacy campaigns in the early twentieth century brought about a fundamental shift in civic consciousness.
Yirminci yüzyılın başlarındaki toplu okuryazarlık kampanyaları, sivil bilinçte köklü bir değişime yol açmıştır.
rely on
☆güvenmek, dayanmak
Many developing nations continue to rely on foreign aid to fund essential social services.
Birçok gelişmekte olan ülke, temel sosyal hizmetleri finanse etmek için dış yardıma bağımlı olmaya devam etmektedir.
fill out
☆doldurmak (form vb.)
Participants were asked to fill out a detailed questionnaire regarding their socioeconomic background and political attitudes.
Katılımcılardan sosyoekonomik geçmişleri ve siyasi tutumlarına ilişkin ayrıntılı bir anket doldurmaları istenmiştir.
fall behind
☆gerisinde kalmak
Students from disadvantaged backgrounds are statistically more likely to fall behind their peers in academic performance.
Dezavantajlı geçmişlerden gelen öğrencilerin akademik performansta akranlarının gerisinde kalma olasılıkları istatistiksel olarak daha yüksektir.
leave out
☆hariç tutmak, dışında tutmak
Critics argued that the policy framework left out the perspectives of the most vulnerable members of society.
Eleştirmenler, politika çerçevesinin toplumun en savunmasız üyelerinin bakış açılarını dışarıda bıraktığını savunmuşlardır.